25Lİ DNM
5555 + 10 dvd

Kpss Ders Notları > Tarih > İnklap Tarihi > Atatürk İlkeleri

İktisadi Düşünce Tarihi

Konumuza başlarken genel olarak hatırlarsak, Batı, yeni çağda elde edilen olanakları değerlendirememiş, toplumu ifade eden düzen ortaya çıkan sorunlara yanıt getirememiş, bununla birlikte Batı sistemde çözüm arayışlarına yönelmiştir. Daha açık anlatmamız gerekirse Batı rastlantısal bir şekilde bir zenginliğe ulaşmış fakat bu zenginliği geleneksel yollara sisteme katamamış, bu zenginlik Batı’nın geleneksel anlayışından çok fazla farklılık taşımayan bir ekonomi anlayışı olan merkantil politikalarla da değerlendirilememiş ve sorunlara çözüm getirilememiştir.
 

Daha sonrada bahsedeceğimiz  Endüstri Devrimi Batı’nın üretim ve nüfus sorununa getirdiği çözüm olmuş, Batı sonunda deneme yanıma yoluyla dünya egemenliğine giden yolu bulmuş ve bunun sonuncunda da liberalizm, Batı’nın bu arayışlarının çözümünün ideolojik düzeydeki ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.
 

Devletin bulamadığı çözümlere bireyler aracılıyla ulaşılınca, devletin bütün kısıtlamalarına karşı çıkılmış, özel girişim desteklenerek “La issez Faire, La issez Passe” yani “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” temel politikası ortaya çıkmıştır.  Bu politikadan anladığımız şey, bırakın yapsın, yani insanlar istediklerini üretsinler, sınır koymayın. Yani bir insan bir malı üretmek istiyorsa ona engel çıkarmayın, bırakın üretsin, o üretimde özgür olsun. Bırakın geçsinden kasıt ise şudur: Bırakın pazar ve piyasalar geçirgen olsun. Örneğin ortaçağ boyunca bir kasabadan çıkmışsınız, malınızı başka bir kasabaya veya kente götürüyosunuz, birçok küçük devlet sınırda, şehre giriş çıkışta, pazarda vergi alıyor. Bütün bu vergiler ağır geldiğinden  piyasaların oluşmasını engelliyor.  Smith de diğer klasik iktisatçılar gibi  bu konuda vergilerin kaldırılmasını, dolasıyla  arz ve talebin önünün açılmasını istemiştir. İşte klasik iktisadi düşüncenin temeli budur.              

KLASİK İKTİSADİ DÜŞÜNCE

“Klasik İktisat” sözcüğünü ilk olarak kullanan kişi Karl Marx olmuştur. Marx’a göre klasik iktisat Sir William Petty ile İngiltere’de başlar ve Sismondi ile Fransa’da son bulur. Marx’tan sonra “Klasik İktisat” ve “Klasik İktisatçılar” deyimleriyle daha farklı bir şey ifade edilmiştir. Bizim asıl konumuz olan Adam Smith ile John Stuart Mill arasında geçen süre içinde yaşayan bütün İngiliz iktisatçılarına “klasik” denmiştir. Fizyokratların “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ideolojisini sürdüren klasikler, fizyokratlar gibi tam anlamıyla bir okul teşkil etmeseler de genellikle kabul edilen anlamda klasik iktisat ele alındığında “klasik okul” nitelemesi doğrudur.

18. yy’ın sonlarında, başta İngiltere olmak üzere bazı batı Avrupa ülkeleri önemli ekonomik ve politik değişmelere sahne olmuştur. Teknolojik gelişmenin hız kazanması ve yeni tekniklerin sanayie uygulanması, başta İngiltere’de “Sanayi Devrimi” diye anılan dönemi başlatmıştır. Sanayi devrimiyle beraber bir yandan kapitalist girişimci sınıf doğarken, öte yandan tamamen üretim araçları mülkiyetinden yoksun işçi sınıfı doğmuştur. Bu olay önemli iktisadi ve politik değişmelere neden olmuştur. Bunun dışında İngiliz kolonisi olan Kuzey Amerika’da bağımsız bir devletin (A.B.D)  kurulması ile merkantilizm önemli bir dayanağını yitirmiştir. Fransız İhtilali ise, Fransa’da hüküm süren eski kurumları ve değerleri tamamen silmiş, fizyokrasinin öncülük ettiği “özgürlük ve bireycilik” iktisadi yaşamın temel felsefesi olmuştur.

Ticari kapitalizm nasıl ki merkantilizmi, tarımın kapitalistleşmesi de fizyokrasiyi doğurmuşsa, İngiltere’de sanayi devrimi de klasik iktisat okulunu doğurmuştur. Fizyokratik teorinin gerisindeki felsefi görüş, klasik iktisadın doğuşuna ortam hazırlamıştır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ideolojisini bazı noktalar hariç benimseyen klasik okul, özellikle fizyokratların serbest dış ticaret teorisini benimsemiştir. Çünkü İngiltere’de yeni doğan kapitalist-girişimci sınıfın, her türlü ticari sınırlamalar kaldırılarak desteklenmesi, iktisadi özgürlüğün savunulması gerekmektedir. O dönemde devlet otoritesi henüz, imtiyazlı bir sınıf olan asillerden yanadır. Bu nedenle de devlet otoritesini en az düzeye indiren liberal ideoloji savunulmuştur. 19.yy’da İngiltere’de uygulanan bu klasik iktisadi görüş, hemen hemen 50 yıl kadar akademik ve politik çevrelerde tartışmasız kabul görmüştür.

EKONOMİK ÇEVRE

Adam Smith’in hayat hikayesine geçmeden önce, onu hayatını daha iyi anlamamız açısından İngiltere’ye dönmemiz ve ekonomi biliminin bu ülkede 18.yy’ın ikinci yarısındaki durumunu incelemeye almamız gerekir. İngiliz düşünce hayatının bu dönemde ekonomi bilimi alanında yetiştirdiği en büyük düşünür Adam Smith olmuş, Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” isimli eseri 19.yy ekonomik düşünüşünü o kadar çok etkilemiştir ki, adeta kendinden önceki eserleri unutturmuştur.
 

Adam Smith’in büyük eserini, Ulusların Zenginliği’ni yayınladığı 1776 yılı İngiltere’nin ekonomik hayatında büyük değişikliklerin başladığı bir döneme rastlamaktadır. Bu önemli değişikliklerin en temel nedeni, girişte de bahsettiğimiz gibi bu dönemde ortaya çıkan teknolojik devrimdir.
 

18.yy’ın ortalarında İngiltere’nin belli başlı endüstrisi yün sanayi idi ve bu sanayi bütün ülke yüzeyinde yayılmış bulunuyordu. Bu işletmeler henüz küçük olup büyük işletmeler haline gelememişlerdi. Kullanılan aletler çıkrık, üreke ve iğ gibi basit el aletleriydi. Başlangıçta yün dokumacılığı el sanatı düzeyinde bulunuyor ve sanatkar yanına birkaç yardımcı işçi alabiliyordu. Fakat zamanla büyük atelyeler ortaya çıkmaya başlayınca işçinin durumu da kötüleşmeye doğru gidiyordu. Çalışma saatleri uzun olmasına karşılık, ücret çok azdı. Atelyenin kapanmasından ve üretimin kısıtlanmasından işsizlik baş gösteriyordu. Kısaca söylersek, makine endüstrisinden önce başlayan ekonomik merkezleşme ile birlikte, 19.yy’ın sosyal sorunları kendini göstermeye başladı.
 

Dokuma sanayi hakkındaki bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi 1760’a kadar endüstride ortaya çıkan gelişme, alet yapım teknolojisindeki değişiklikten doğmuyor, çalışma hayatının örgütlenmesinden, büyük üretimin başlamasından ileri geliyordu. O zamanlar büyük üretimin itici gücü, genişleyen ve yoğunlaşan ticaret olmuştu. 19.yy’da endüsride ortaya çıkan devrimin nedeni ise teknolojik buluş ve değişikliklerdir. İşte bu teknik devrim, büyük endüstriyi doğurarak, ticaret ve krediyi alabildiğine genişletti. 18.yy’da İngiltere’de ise, genişleyen ticaret ve zenginleşen tüccar, endüstri alanında atelyeler açtı ve bunlar yoluyla endüstride büyük ilerlemeler oldu.
 

İngiliz ticareti 17.yy ve 18.yy’ın ilk yarısında büyük bir hızla genişledi. Daha 1700 yıllarında İngiltere’nin tek bir sömürgesi yoktu. Fakat 1760’lara gelindiğinde İngiltere’nin büyük bir sömürge imparatorluğuna sahip olduğunu görürüz.
 

Büyük endüstrinin başladığı ve İngiliz dış ticaretinin hızla genişlediği bir sırada, İngiliz tarımı da büyük üretime geçiyordu. Kendi toprağını ekip-biçen bağımsız köylü sınıfı gittikçe kaybolmaya başladı, 1773’e doğru ise tamamen ortadan kalkmıştı. Devrin ekonomistleri büyük tarımı övüyorlar ve kırların, köylerin boşaltılmasını tehlikeli bulmuyorlardı. Ortaya çıkan bu tarımsal devrim, eski İngiliz köylerini çiftçi-köylülerden boşalttı. Kırsal kesimden göçen bu insanlar yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan  büyük endüstri için insan kaynağını oluşturmaya başladı. Birde teknolojik devrimde ilerleme başlayınca İngiliz endüstrisinde gerçek bir devrim başladı. Ve bu devrim diğer ülkelerde yayılınca yeni bir Avrupa ve Amerika doğdu.
 

Makineleşme ilk defa dokuma ve maden endüstrisinde ortaya çıktı. Bu pahalı ve teknik aletlerle üretim, ev-sanayi durumundaki küçük işletmelerle uzlaşamıyordu. İşte endüstride bu daha ileri teknikler kullanılmaya başlanınca , uygun yerlerde büyük üretim merkezleri doğmaya başladı ve bu da kapitalin önemini gittikçe artırdı. İngiltere, kısa bir zamanda endüstride büyük bir devrim olduğunu gördü. Üretim sınırsız artıyor, büyük girişimler genişliyor ve kitle halinde ihracat yapılıyordu. 

Dokuma sanatları içinde ilk önce pamuk endüstrisinde başlayan bu makinalaşma yün endüstrisine de yayıldı. Tekstil endüstrisindeki bu devrimle birlikte, maden sanayiinde de büyük değişiklikler görüldü. 1750’ye doğru Huntsman, dökme çelik imal etti ve ilk modern çelikhaneyi kurdu. Madencilikte bu gelişmeler ortaya çıkınca, üretimdeki makinalaşma daha da hızlandı. Büyük üretim yapan maden atelyeleri kuruldu ve İngiliz demir endüstrisi bütün dünyaya egemen oldu. Adam Smith’in ünlü kitabının yayımlanmasından üç yıl sonra ilk demir köprü, dört yıl sonrada, o zamana kadar düşünülmesi bile delilik sayılan ilk demirden yapılmış vapur yüzdürüldü.  

Daha sonra buhar gücünün makinalara uygulanması, teknikteki bu ilerlemelerin bilimsel bir temele dayanma olanağını sağladı. Aslında buhar gücü eskiden beri biliniyordu fakat 17 yy’a kadar üretimde bir işgücü olarak kullanılması denenmemişti. 

İlk buhar makineleri tahtadan yapılıyordu. Fakat makine için tahtadan daha dayanıklı bir maddeye ihtiyaç vardı. Bu da ancak demir olabilirdi. Demir endüstrisindeki biraz önce bahsettiğim gelişmeler buna olanak verdi. İşte antikçağdan beri radikal bir değişikliğe uğramadan gelen el-sanatları, gelişen iş bölümü ve büyük üretimle modern fabrika endüstrisi biçimine dönüşüyordu. İlk önce İngiltere’de başlayan bu değişiklikler, yavaş yavaş Avrupa’nın başka ülkelerine ve Amerika’ya yayılınca, dünyanın eski düzeni baştan başa değişti ve yepyeni bir dünya ortaya çıktı. 

İşte Adam Smith, ünlü eseri Ulusların Zenginliği’ni düşünürken, bu büyük devrimin daha henüz ilk kıvılcımları görülüyordu. Yani o daha doğum sancıları içindeki bu yeni endüstri dünyasının ekonomik ve toplumsal sonuçlarını görecek gibi değildi fakat gene de bu büyük değişikliklerin onun eseri üzerinde önemli etkileri olmuştur. 

Özetle, Adam Smith’in eseri 1776 dönemi İngiltere’sini sergilemektedir. Bunu unutmamak gerekir. Bu tarihte İngiltere’de tarımsal devrim gerçekleşmiş, endüstri devrimi de henüz yeni başlamıştır. İşte bu dönemde Smith, toprak sahiplerine ve işçilere karşı bir yakınlık duymuş, tersine tüccar ve üreticilere karşıysa kuşkuyla bakmıştır. Kısaca,  “Ulusların Zenginliği”ni yazdığı yıllarda büyük değişmeler yeni başlamış, endüstri devrimi de daha önemli sonuçlarını ortaya koymamıştı. İşte Adam Smith ülkesinin o dönemdeki koşulları ve Fransa’da oluşmuş olan Fizyokratizmin etkisi ile düşüncelerini ortaya koymuştur.                                                 

BİYOGRAFİ 

O dönemin ekonomik çevresine de baktıktan sonra Adam Smith’in hayat hikayesine geçebiliriz. Hayat hikayesi onun ekonomik teorileri, felsefesi ve meşhur kitabı “Ulusların Zenginliği”ni anlamamız açısından önemlidir. Adam Smith 1723 yılında bir gümrük memurunun oğlu olarak İskoçya’nın küçük bir kasabası olan Kirkcaldy’de doğmuştur. On dört yaşında Glasgow Üniversitesi’ne başlayan Adam Smith matematik ve doğal felsefe konularına olan ilgisine karşın ahlak felsefesi profesörü Hutcheson’dan etkilenmiştir. 3 yıl sonra bu etki ile papaz olmak üzere gittiği Oxford Balliol College’da David Hume’un bir kitabını okuduğu için cezalandırılınca hocalarıyla anlaşmazlığa düşmüş ve çalışmalarını ahlak felsefesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Altı yıl ülkesine hiç dönmeden Oxford’da Yunan ve Latin klasikleri ile Fransız edebiyatından eserlerin yanı sıra, modern felsefe, politika, ahlak üzerine de sürekli okumuştur.  

 İki yıl kadar Kirkcaldy’de çalışmalarını sürdürdükten sonra Edinburgh’a geçen Smith, burada Lord Kames ve Felsefe Topluluğu’nun desteğiyle çeşitli konularda konferanslar vermiştir. 1751’de Glasgow Ünivesitesi’ne çağırılan Smith, sonraları hayatının en yararlı, dolayısıyla en mutlu ve gurur verici yılları olarak değerlendirdiği üniversitedeki on iki yılının ilk aylarını mantık, daha sonra ahlak felsefesi profesörü olarak sürdürmüştür. Bu zaman zarfındaki dersleri ve konferansları doğal ilahiyat, ahlak, hukuk ve siyasi ekonomi üzerine olmuştur.  

Smith, 1759 yılında ilk eseri olan “The Teory of Moral Sentiments-Ahlaki Duygular Kuramı”nı yayımlamıştır. Daha sonra üzerinde daha ayrıntılı duracağımız bu eserinde Smith, insanın doğası üzerinde görüşlerini ortaya koymuştur.  

İlk kitabının büyük ilgi uyandırmasının ardından Smith, dönemin maliye bakanlarından Charles Townsend’in üvey oğlunun özel öğretmeni olarak Paris’e gitmiş, daha sonra onsekiz ay kalacakları Toulouse’a geçmişlerdir. Smith oradan yazdığı bir mektubunda vakit geçirmek için yeni bir kitaba başladığından söz etmektedir. Birkaç ay içinde Fransa’daki çevresi ve Fransızcası gelişen Smith, Güney Fransa’da birçok yeri dolaştıktan sonra gittiği Cenevre’de Voltaire’le, 1766 yılında Paris’e döndükten sonra da fizyokratlarla tanışmıştır.

Bu kişiler arasında Quesnay, Turgot, Dupent de Nemours vardır. Hatta Fizyokratların genç üyelerinden Dupont de Nemours notlarından birinde Smith’i Dr. Quesnay’nin müridi olarak tanımlamasına karşın onun ekonomi hakkındaki görüşleri Fransa’ya gelmeden önce oluşmuştur. Yani Quesnay’nin Smith’in görüşleri üzerinde etkisi yoktu. Smith’in görüşleri üzerinde etkisi olan kişiler Hutcheson ve David Hume’du. 

1766 Kasım’ında Smith Londra’ya geldikten birkaç ay sonra, doğduğu yere, Kirkcaldy’ye geri döndü. 1773 yılına kadar kitabı üzerinde çalıştı. 1773 yılında Londra’da kitabı üzerine çalışmalarını sürdüren Smith, burada eski ABD başkanlarından Benjamin Franklin ile de temas halindeydi. Franklin, Smith’in kitabın her bölümünü kendine okuduğunu ve tartışmalardan sonra düzenlenmiş şeklini tekrar gördüğünü söylemişti. Smith çok büyük ihtimalle Amerika hakkındaki bilgilerini Benjamin Franklin’den edinmiş, sömürgelerin yeryüzünde görülmüş en büyük ve en inanılmaz ulusu yarattıklarını Franklin’in etkisi ile yazmıştı.  

Bütün bunların sonucunda “Ulusların Zenginliği” 9 Mart 1776’da yayımlandı ve ilk baskısı altı ay içinde tükendi. Smith yaşadığı sürece kitabı 5 baskı yaptı. Almanca, Fransızca, Flemenkçe ve İtalyanca olmak üzere çeşitli dünya dillerine çevirileri yapıldı. Smith’in bu kitabı özgün bir çalışma olmamakla birlikte bir başyapıt olarak değerlendirilmektedir.  

Smith 1777 yılında Edinburg Gümrükleri görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Yaşamı boyunca serbest ticareti savunmuş birinin bu göreve atanmış olması zaman zaman bazı çalışmalarda bir talihsizlik olarak nitelendirilmekle birlikte, Smith bu göreve getirilmekle yaptığı hizmetlerden dolayı siyasi iktidar tarafından ödüllendirilmiş ve bu görevden çok büyük gelir sahibi olmuştur. Demek ki Smith gerçekten de serbest ticareti savunmamıştır. Eğer savunsaydı bu görevi kabul etmemesi beklenirdi. 

Smith gümrükteki görevi sırasında iktidarla ilişki içinde olmuş, hükümet üyeleriyle fikir alışverişi yapmıştır. Lord North, 1777 ve 1778 bütçe düzenlemelerinde Smith’in önerdiği yeni vergilendirme tekniklerinden yararlanmıştır. Yine Smith’in hükümet üyeleriyle yaptığı görüşmeler sonucunda 1778’de İngiltere’nin Amerika politikası ve 1779’da İrlanda’ya serbest ticaret politikası kararı alınmıştır. Dolayısıyla Smith’in görüşlerini ekonomik düşüncenin gelişmesinin bir ürünü olmaktan çok dönemin koşullarının İngiltere ve Batı adına kutsanması olarak değerlendirmek gerekir. Adam Smith dünya egemenlik ilişkilerinde ekonominin temel alınmasını ön plana çıkaran kişidir. Bu açıdan eseri “Ulusların Zenginliği” de dönemin kaygılarını belirlemek açısından önemlidir.

O dönemdeki kaygı, zenginliğin akışının devamının sağlanması için gereken üretim örgütlenmesinin bulunması ve zenginliğin toplumsallaşması yani toplum ilişkileri içindeki yerini bulabilmesidir. Smith, dönemin kaygılarına getirdiği yanıtları bir mantık dizgesi içinde yer vermeye çalışmıştır. Ona göre ekonomi ulusların zenginliğinin nasıl oluştuğunu, nelerden meydana geldiğini, nasıl artabileceğini araştırır. Bu açıdan Smith, ekonomiye daha önceki tanımlardan yeni bir anlam yükleyerek, siyasal bir anlam yükleyerek, yeni bir bilimin doğuşuna hizmet etmiştir. 

İşte bütün hayatı öğrencilik, hocalık ve devlet işleriyle geçen bu büyük adam, çok sakin bir yaşamdan sonra 1790’da 67 yaşındayken Edinburgh’de ölmüştür. Pratik hayatta, özelliklede iş hayatında huzur bulmayan dalgın bir entelektüel olarak yaşamıştır. Uzun süre çok sınırlı bir gelirle geçinmek zorunda kalan Smith, 1778 yılından sonra maddi durumu düzelince de hayat tarzını değiştirmemiştir. Ölmeden önce yakılmasını vasiyet ettiği notları arasında, bilim ve sanat tarihine ve bunların uygarlık üzerine etkilerine dair yazılar da bulunmuştur. Anlaşılıyor ki Smith, toplumsal hayatın bütün olgularını incelemek, bugünkü anlamıyla statik ve dinamik sosyoloji yapmak istiyordu.
 

Adam Smith’in düşünceleri en çok uygulama alanı bulan fikir sistemlerinden biridir. Neredeyse hiçbir ekonomist, düşüncelerinin devlet adamları tarafından uygulandığına onun kadar şahit olmamıştır. Ünlü İngiliz siyaset adamı William Pitt,  Adam Smith’le sık sık görüşür ve ekonomik sorunlar hakkında onun düşüncelerinden yararlanırdı. Adam Smith de onu beğenmiş ve: “Bu Pitt ilginç bir adam, benim düşüncelerimi benden daha iyi anlıyor” demişti. Ayrıca üç yaşındayken birkaç serseri tarafından kaçırılan Smith, bu olay içinde şunları söylemiştir: “Eğer bu serseriler o küçük çocuğu bırakmamış olsalardı, ulusların talihi üzerinde o kadar iyi etki yapan ve ileride de daha çok etki yapacak olan bu zeka, gelişme olanağı bulamayacaktı ve kim bilir, belki de bir haydut çetesinin başı olacaktı.”

AHLAKİ DUYGULAR KURAMI
Adam Smith’in hayat hikayesinden sonra, onun ilk ve diğer büyük eserine temel olması açından önemli bir eseri olan “Ahlaki Duygular Kuramı”nı ele almamız gerekir. Adam Smith 1759 yılında yayımlanan bu ilk yapıtında toplumsal yapıda var olan doğal düzeni analiz etmektedir. Ona göre insanın eylem ve davranışlarında rol oynayan üç itici giç vardır:

1-Kendini düşünme ve sempati

2-Özgürlük isteği ve toplumsal kurallara uyma eğilimi

3-Çalışma alışkanlığı ve değişim eğilimi

Smith’e göre bu üç duygu toplum içinde birbirini etkileyerek bir denge ve uyum oluşturmaktadır. Bu denge sayesinde birey, kendi istek ve çıkarları peşinde koşarken aynı zamanda başkalarının da iyiliğine yol açan sonuçlar yaratmaktadır. Smith’in “ İşbölümü yoluyla bireyler kendi kazançlarını sağlamaya çalışırken, aynı zamanda toplumun da en yüksek düzeyde refaha erişmesinde rol oynarlar.” görüşü, onun Glasgow Üniversitesi’ndeki derslerinde savunduğu ana düşünceler arasındadır.

Smith’in ahlak felsefesi üzerindeki görüşlerinde derin etki yaratan kaynaklardan birinin de, Mondeville adlı bir doğa bilgininin, arıların hayatını incelediği  “Arıların Öyküsü” adlı yapıtındaki analizler olduğu söylenir. Mondeville bu eserinde, arılardan yola çıkarak, ihtiyaçların çokluğundan ve çeşitliliğinden, çokluk içinde birlik ve uyumun nasıl bir işbölümü gerçekleştirdiğini açıklamakla birlikte aynı doğa yasasının insan toplumlarında da geçerli olduğunu söylemiştir. Yani bir ahlak felsefecisi olarak başladığı inceleme ve analizlere , ekonomik olayların ve organizasyonun anlaşılmasına da yardım eden yeni düşüncelerle devam etmiştir.

İngiltere’de Hobbes ve Locke’un büyük eserlerinde sonrada, insan hakkında araştırmalar yapan düşünürler olmuştu. Bu araştırmalarda iki ilke daha çok ön plana çıkmaya başladı. Bu ilkeler:

1-İnsanoğlunun daima kendine bir haz sağlamak ya da kendini bir açıdan sakınmak için hareket ettiğini söyleyen faydacı ilke,

2- Düşüncelerin çağrışımı ilkesi: Bu ilke insan zihninin işleyişini, bir düşünceyi başka bir düşünceye bağlayan güçlerin etkisiyle açıklamaktadır. 

Bu ilkeler David Hume’un “İnsan Üzerine İnceleme” (1738) adlı eserinde geliştirilmiştir.  

Dine dayanmakta devam etmek isteyen ahlakçılara göre ahlaksal yükümlülük, bizlere iyiyi işleyip, kötüden kaçmamızı emreden Tanrı iradesinin ortaya çıkışından başka bir şey değildir. Ama 18.yy’ın ileri düşünceli insanları dini bir yana bırakmak kararındaydılar. 

Smith, “Ahlaksal Duygular Kuramı”nda bencil ve çıkar gözetmez dürtülerin bizde bir arada var oluşu sorununu, şu savı öne sürerek çözmeyi denemektedir. Eylemlerimizi güden şey, sadece kişisel çıkarlarımız değil, aynı zamanda başkalarının bu eylemlerimiz hakkındaki yargılarıdır çünkü karşımızdakilere duyduğumuz “sempati”, bizi onların yargısını kabul etmeye sürükler.
 

Bu kitabında Smith’in mekanikçi ve doğalcı bir toplum görüşüne, hiç tartışmasız, katılmaya niyeti olmadığını görüyoruz. Bu tereddütü yapıtın başka bölümlerinde de gözükmektedir. Smith bir yandan temel olarak toplumun içinde bireyler arasında bir hizmet alış-verişi olduğunu kabul ediyor; ama aynı zamanda da, toplumsal düzenin zengin ve güçlü olanlara hayranlık duyma ve dolayısıyla onlara boyun eğme eğilimine dayandığını ileri sürüyor. 

Smith, bireysel çıkarların mekanik etkisi tarafından gerçekleştirilen ekonomik düzenle toplumsal adalet arasındaki karşıtlığın bilincindedir. Smith toplumsal adalet diye bir problemin varlığını inkar eden ya da bu problemlerin ekonomik ilerleme sorunuyla birlikte kendiliğinden çözüldüğünü ileri süren Fizyokratların tavrından çok uzaklardadır. Ama gene liberal bir açıyı savunmaktadır. Smith bir yandan zenginliğin ardından koşma özgürlüğünün her türlü ilerlemenin vazgeçilmez koşulu olduğunu ileri sürmekte , öte yandan da, ekonomik özgürlüğün doğurduğu adaletsizliklerin belkide ilk bakışta sanıldığı kadar büyük ve dayanılmaz olmadığını açıklamaktadır. Ona göre özgürlük ilerlemenin koşuludur. Bunun yanında özgürlük eşitsizliğin de kaynağıdır. Ama Smith toplumsal eşitsizliğe rağmen bireylerin aşağı yukarı aynı hazları duyduğunu ileri sürmüştür. 

Smith Epikirosçu olmaktan çok stoacıdır. Dolayısıyla da tinsel (manevi) hazların maddi hazlardan daha önemli olduğunu kabul etmektedir. Smith bu konuda şöyle diyor:

“.....bir çit boyunca güneşte ısınan dilenci, aslında dünyanın bütün hükümdarlarının arayıpta bulamadığı o barış ve tarafsızlığa adeta kendiliğinden sahiptir.” 

Bu durumda Smith’in neden ekonomik ilerlemeye bu derece önem verdiği sorusu ortaya çıkıyor. Mutlu olmamız için güneş ışığı yetiyorsa eğer, bilimlere, sanayi ve eşitsizliğe ne ihtiyaç kalır ki? Smith insalara, etkinliklerinin maksadı olarak, aynı zamanda hem zenginliğin elde edilmesini, hem de bilgeliğin elde edilmesini öneriyor. Ne birini ne de ötekini kurban edemiyor. Fakat bize bu iki hedefin nasıl uzlaştırılması gerektiğini gösteremiyor. Böyle bir uzlaşma olmayınca Smith’in toplum felsefesi doğruluktan yoksun kalıyor ve daha çok toplumsal adaletsizliğe bir boyun eğişin damgasını taşır hale geliyor. 

Smith zenginliğin bilgeliğe yeğ tutulmasına karşı üzüntü duyuyor ama aynı zamanda da dünyadan el etek çekmeyi önerdiği için geleneksel Hristiyanlığa saldırıyor. Bu durumda da Smith “Hristiyanlığın önerdiği bu kaçamak yola sapmamak istiyorsak, dünyayı olduğumuz gibi kabul etmemiz gerekir.” diyor.  

Fizyokratlar, 18.yy burjuvazisinin toplumsal görüşlerini birazda safça bir rahatlık içinde açıklayan pratik adamlardı ve para tutkusu üzerine kurulu dedikleri bir doğal düzeni yüceltmekte en ufak bir zorluk çekmiyorlardı. Oysa Smith, bambaşka bir insandır. Filozof olarak, ilkeleri açısından zenginliği herşeyden üstün tutmaya katiyen çok istekli görünmüyordu. 
 

ULUSLARIN ZENGİNLİĞİ  

Bir anlamda “Ulusların Zenginliği” isimli eserinin temeli sayabileceğimiz “Ahlaki Duygular Kuramı”ndan sonra şimdi bu büyük eseri inceleme altına alabiliriz. Tam adını “Ulusların Zenginliğinin Niteliği ve Nedenleri Üzerinde Araştırmalar” diye Türkçe’ye çevirebileceğimiz bu eserini Smith, 12 yıldan fazla bir sürede yazmıştır. Eserini beş ayrı kitaba bölmüştür ve bölümlerin başlıkları şunlardır:
 

1.Kitap: Emeğin Üretim Gücünü Artıran Faktörler ve Üretimin Dağılışı

2.Kitap: Kapitalin Niteliği, Birikimi ve Kullanılışı

3.Kitap: Çeşitli Milletlerde Bolluğun Farklı Gelişimi

4.Kitap: Ekonomide Çeşitli Sistemler

5.Kitap: Hükümdarın ve Cumhuriyetin Gelirleri 

Ünlü toplu iğne yapım atölyesi örneğiyle, işbölümünün emeğin üretici gücüne yaptığı etki ile başlayan eser, Amerika’nın keşfinden Merkantil politikalara, Batı siyasetinin Amerika kolonilerindeki özelliklerine ve Oxford’daki öğrencilerin boşa geçen zamanlarından, ringa balığı avlama oranlarına kadar geniş bir çerçeveye sahiptir.
 

Eser; açık, anlaşılması kolay, edebi bir üslupla yazılmıştır. Çeşitli konularda okurlarını büyük bir çaba harcamalarına gerek kalmadan ikna edebilmiştir. Ayrıca, Smith’in bu ünlü eseriyle birlikte, ekonomik alandaki bilgi ve çalışmalar, dağınıklık ve tutarsızlık aşamasını geçmiş ve ekonomik düşünceler bir bilim durumuna gelmiştir. Adam Smith “Ahlaki Duygular Kuramı”nda sorduğu “Bu dünyadaki bütün çabaların amacı nedir?”, “Bütün bu açgözlülükler, tutkular, zenginlik, güç ve şöhret peşinde koşmalar niye?” gibi sorulara bu eserinde cevap vermeye çalışmıştır. Ona göre bütün bu çabaların amacı, insanları varlığa, bolluğa kavuşturmak, yoksulluk ve yokluktan kurtulmalarını sağlamaktır. Ekonomi biliminin görevi de bunun yollarını göstermektir. 

Smith’in bu eseri düzenleniş bakımından günümüzde yazılmış bir ekonomi kitabından oldukça farklıdır. Dikkatle bakıldığında, eserin düzenleniş biçimi, bir bilim kitabında olmaması gereken hatalarla doludur. Yararlı olmakla birlikte, konu bakımından gereksiz görülebilecek bir çok tarihsel ve siyasal bilgi, çeşitli konular içinde gelişigüzel serpiştirilmiş gibidir. Ama gene de bu hatalar ve yanlışlar eserin dünya çapında beğenilmesine ve meşhur olmasına engel olmamıştır.
 

Smith, her şeyden önce eserinin adını “Ulusların Zenginliği” koymakla, incelemek istediği konuyu bir anlamda sınırlandırmıştır. O, bu sınır içindeki konuları, birbirine eşit olmayan beş ana bölüm içinde incelemiştir.
 

Eserin ilk cümlesinden, Smith’in zenginlik sözcüğünden, insanların ihtiyaçlarını gidermeye yarayan ve değiş tokuş edilebilecek şeyleri anladığı anlaşılır. Aslında eserde zenginliğin açık bir tanımı yoktur. Smith çoğunlukla kavramları tanımlamaktan kaçınmıştır. Fakat daha ilk satırları okumaya başladığımız zaman, Smith’in zenginlikten ne anladığını açık bir şekilde yazmak endişesinde olduğu anlaşılmaktadır.  

Eserin ilk sayfasında Smith’in üretimde tek unsur olarak insan emeğini kabul ettiği sanılır. Fakat o diğer konularda doğanın ve kapitalin üretimdeki önemini de belirtir. İlk sayfasında insan emeği üzerinde durmasının sebebi, Smith’in kendisini, zenginliğin tek kaynağını doğa ve toprak sayan filozoflardan ayırmak istemesidir. Yani o ekonomik konuları diğerlerinden farklı, orijinal bir açıdan incelemek, Merkantilist ve Fizyokrat olmadığını belirtmek istemiştir.  

Smith ilk iki kitabında insanların ihtiyaçlarını karşılayan eşyanın çok üretilmesini, daha sonra da detaylı bir şekilde bahsedeceğimiz gibi, emeğin iyi örgütlenmesine ve çalışanların sayısının çokluğuna bağlamıştır. Böylece birinci kitabın konusu, emeğin verimini artıran etkenlerle, üretimin ulusun çeşitli tabakaları arasında paylaşılma biçimidir. İkinci kitabın konusu ise, çalışanların sayısını artıracak olan kapitalin niteliği, birikimi ve kullanım yöntemleridir. Fakat her Avrupa ulusunda emeğin örgütlenme biçimi aynı olmamış ve hatta ulusların ekonomi politikaları da zaman içinde değişiklere uğramıştır. İşte bunun sonucunda Adam Smith, üçüncü kitapta, ülkelerin ekonomi politikaları tarihini ve dördüncü kitapta da kendinden önceki düşünürlerin ekonomik doktrinlerini anlatmış ve eleştirmiştir. Beşinci kitabın konusu ise kaynakları ve kullanım biçimleri bakımından devlet gelirleridir.  

Analizlerin inceliği, üslubun kolaylığı, bilgi genişliği, akıl yürütüşündeki alçakgönüllülük ile bu ilginç eser, zaman zaman bazı hatalar içerse de, ekonomi biliminin gerçekten o güne kadar yayımlanmış ilk ansiklopedik kitabını oluşturmuş ve bu yüzden Adam Smith, yüzyıl boyunca ekonomi biliminin babası unvanını taşımıştır.
 

BİRİNCİ KİTAP/BÖLÜM 1: EMEK VE İŞBÖLÜMÜ ÜZERİNE

Ulusların Zenginliği’ni kısaca tanıttıktan sonra, eserin ilk bölümüne geçebiliriz. Smith, eserini ilk bölümünde daha öncede belirttiğimiz gibi işbölümü ve emeği konu almıştır. Zaten eserin ana konusu işbölümü temeline dayandırdığı ekonomik gelişmedir. Ona göre ekonomik yaşamın en belirgin yönü işbölümüdür. İşbölümü, ekonomik büyümenin ve uluslararası ticaretin zenginliğinin başlangıç noktasıdır.
 

Smith’e göre zenginliğin üretimi emeğin kullanılış biçimine bağlıdır. Üretimin artışında temel olan emektir. Fakat emek ancak endüstri ilişkileri içindeki faaliyetlerin Batı’ya çözüm getirmesiyle birlikte önemli olmaktadır. Eski dünya ilişkileri içinde Batı’nın emeğe, insan emeğine değer verdiğini söyleyebilmek zordur. İlişkilerde değer yaratan insan gücü olduğunda emek ön planda ele alınmıştır. Zaten bakıldığında 16.yy’da zenginlik akışı yağma yoluyla gerçekleştirildiğinden emeğin değerinden söz edilmemiştir. Kurulu egemenlik ilişkileri içinde insan emeğine gerek duyulduğunda Batı, tarihinde ilk kez emeğe değer vermiştir.
 

 İşte işbölümü olgusu da, sağladığı teknik olanaklarla, emeğin verimini büyük ölçüde artırmaktadır. Emeğin veriminin artması da ulusal zenginliğin artması demektir. Adam Smith bir ülkenin zenginlik ve refah düzeyinin, iki temel etkene bağlı olduğunu belirtmiştir: 

1- Halkın emeğinin verimlilik derecesi ya da halkın bilgi, yetenek ve ustalık düzeyi,

2- Yararlı işlerde çalışanlar ile, bu gibi işlerde çalışmayanların sayısı ve bunların birbirine oranı 

Bu iki etkenden ilki Smith’i işbölümüne, ikincisi ise üretken ve üretken olmayan emek ayrımına götürmüştür. Ona göre üretken olan ve üretken olmayan emek ayrımında temel olan, değer yaratma veya bir değere yeni bir değer katmaktır. Smith’e göre emek, üzerinde harcandığı nesnenin değerine değer katıyorsa, bu üretken emektir. Üretken olmayan emeğin ise üzerinde harcandığı nesneye yeni bir değer katması söz konusu değildir. Smith, bu nedenle, hizmet üretimini üretim olarak saymamıştır. Çünkü hizmet üretiminde yeni bir değer yaratılmaz veya var olan değerin üzerine yeni bir değer katılmaz. Ona göre yararlı, yani değer yaratan işle uğraşanlar, günün koşullarında Batı’nın üretim faaliyetlerinde artış sağlayanlar olmalıdır.

Bu anlamda Smith, daha önce hayat hikayesinde de belirttiğim gibi Glasgow Üniversitesi’ndeki, hayatının en mutlu, dolayısıyla en gurur verici yılları olarak anlattığı  hocalık görevini bile yararsız işler kategorisine sokmuştur. Çünkü ona göre hocalık biraz önce de belirttiğim gibi üretken olmayan emektir, yani yeni bir değer yaratmamaktadır. Smith’e göre hocalık dışında hizmetçiler, memurlar, kilise adamları, hukukçular, hekimler, her cinsten edebiyat ve yazı adamları, oyuncular, müzisyenler, şantörler, opera dansörleri..vb de üretken olmayan emekçilerdir. Smith bu seçimin nedenini ise şöyle açıklamıştır: “Hepsinin de yaptığı iş, tıpkı tiyatro oyuncusunun konuşması, hatibin söylevi ya da müzisyenlerin nağmeleri gibi, daha üretildiği anda uçup giden bir iştir.” 

Smith’e göre, üretken olmayan emek, üretimden ne kadar az pay alır ve tüketirse, üretken emek için o kadar çok harcama yapılabilir ve dolayısıyla sermaye birikimine olanak sağlanır. Sermeye birikimi ise ulusların zenginleşmesini sağlar. Smith’in bu tezi, bugün bile, kapitalist gelişmeyi benimseyen ülkeler için geçerliliğini korumaktadır.
 

İşte işbölümü de Smith’e göre emeğin gücündeki gelişmenin kaynağıdır ve işbölümü gerçekleştiği her alanda emekten yararlanabilme olanağı fazladır. İşbölümü sayesinde bütün pazarı denetim altına almanın yanında sömürgelerdeki insan gücünü de kullanmak mümkün olmuştur. Ayrıca Batıda sistemin dışladığı nüfus da sisteme dahil edilebilmiştir.
 

Smith’e göre işbölümü kendiliğinden ortaya çıkar. İnsanlardaki değiş-tokuş eğilimi işbölümü olayını doğurmuştur denilebilir. Bu bakımdan işbölümü en ilkel ve en basit bir olay değildir. İşte bütün bu ekonomik olayların da temelinde, insanın kişisel çıkarı vardır. Toplumların biraz gelişmesiyle birlikte işbölümü de kendini göstermeye başlar.
 

Biraz önce de bahsettiğimiz gibi Smith iş bölümünün doğuşunu 3 etkene bağlamıştır:
 

1-İnsanlardaki değişim eğilimi: Daha sonrada belirteceğimiz gibi Smith’ e göre    işbölümünün doğmasına neden olan temel, insanlardaki mübadele yani değişim eğilimidir. İşte bu değişim eğilimi, her insanı, kendini belli bir işe vermeye ve bu iş için olan yeteneklerini geliştirmeye yöneltir. İnsanların diğer insanlardan farklı yeteneklerine göre üretmesi, üretimde işbölümü ortaya çıkarır.

2- Ülkedeki kapitalin birikimi: Eğer yeterli bir  kapital birikimi yoksa işbölümü ve mübadele tam anlamı ile ortaya çıkmaz.

3- Pazarın genişliği: Pazarın genişliği de işbölümünün doğuşunda önemli bir etkendir. Pazar dar olduğunda insanlar bir alanda daha az uzmanlaşma olanağı bulacaklardır, çünkü ürettikleri malları satacak yeterli insan olmayacaktır. O yüzden işbölümünün doğması için pazarın genişlemesi, ihtiyaçların artması gerekir. 

 Smith’e göre, işbölümünün derinliği ve pazarın genişliği ise,
 

1-Üretimde kullanılan kapitalin miktarına bağlıdır. Üretimde kullanılan kapital ne kadar çoğalırsa, pazar da o kadar genişler, işbölümü derinleşir.

2- Devletlerin ekonomi politikalarına yani ekonomik ve ticari işlemlerdeki ve özellikle dış ticaret üzerindeki kısıtlamalarına ya da serbestliğine bağlıdır. Bu da çok önemlidir. Eğer devlet dış ticaret üzerinde kısıtlamalara veya engellemelere giderse ülkenin pazarı giderek daralır dolayısıyla işbölümü azalır. Klasik iktisatçılar da, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”den yola çıkarak devletin dış ticaret üzerindeki kısıtlamalarına son derece karşı çıkmışlardır.

3- İç ticareti ve uluslararası ticareti düzenleyen kurallara bağlıdır. Örneğin biraz öncede belirttiğim gibi kısıtlayıcı kurallar uluslararası uzmanlaşma ve iş-bölümünü de önleyerek ülke içi üretim verimini düşürür. Dolayısıyla ulusların zenginliği azalır.
 

Platon, iş bölümünü, insanların doğuştan gelen yetenek farklarının bir sonucu olarak görür ve mal değiş-tokuşunun işbölümünün bir sonucu olduğunu söyler. Adam Smith ise iş bölümünü insanlardaki değiş-tokuş eğilimine bağlayarak, Platon’un aksine, insanlar arasındaki bilgi ve yetenek farklarını iş bölümünün doğurduğunu söyler ve iş bölümünün yararlarını şöyle sıralar:
 

1- İşbölümün sonucunda her insanın yapacağı işler basit işlemlere bölündüğü ve her insanın aynı işte sürekli olarak çalışması sağlandığı için kişinin çalıştığı konuda yetenek ve bilgisi artar. Ayrıca işbölümü sayesinde kişinin basitleştirilmiş işleri en iyi biçimde yapması sağlanır.

2-  Bir işten diğerine geçerken yitirilen zamandan işbölümü sayesinde tasarruf edilir.

3- Ayrıca işbölümü sonucunda işlemler basitleştirilince daha verimli üretim yöntemleri bulunur. Basit işlemleri rahatça yapabilecek makineler icat edilir. Makineler sayesinde de üretimde kullanılan emek kolaylaşır ve kısalır.

İşte bütün bu nedenlerle işbölümü, Smith’e göre emeğin verimliliğini artırır, değer fazlaları yaratır. Bu değer fazlaları sayesinde de toplumlar zenginleşir, yararlı malların üretimi çoğalır. Smith, bu konuyu toplu iğne yapımı örneğiyle açıklığa kavuşturmak istemiştir. Ona göre, bir işçinin, toplu iğne yapım işinde uzmanlığı bulunsa bile, tek başına bir günde ancak 20 kadar iğne yapabilmesi mümkündür. Buna karşılık işbölümü uygulanan bir işyerinde, işçi başına düşen üretimin 4800 iğneyi bulduğuna dikkat çekerek bunun nedenlerini araştırmış, birbirinden farklı emek türlerinin işbölümü yapmak suretiyle, çok daha hızlı ve yararlı bir üretim elde etme olanağı bulunduğunu dikkat çekmiştir. Daha açık anlatmamız gerekirse, bir toplu iğne yapım atölyesinde bir işçinin bir tek iğneyi tek başına yapması üretimi azaltmakta, fakat  bir işçinin teli gerdiği, başka bir işçinin düzelttiği, diğer bir işçinin ise ucunu sivrilttiği v.b. gibi yeteneklere bağlı olarak bir işbölümü yapıldığında, üretim bir işçinin tek başına yaptığıyla karşılaştırıldığında kat kat artmaktadır.

Ayrıca Smith bu bölümde, üretim kolları arasında imalat sanayiinin işbölümüne en elverişli alan olduğunu belirtmiştir.
Tarımsal alandaki işbölümü ise, üretim endüstrisinde olduğu kadar gelişme olanağına sahip olmadığından, tarımdaki verimlilik endüstrinin gerisinde kalmıştır. 

BİRİNCİ KİTAP/BÖLÜM 2: İŞ BÖLÜMÜNÜN DOĞMASINA NEDEN OLAN TEMEL HAKKINDA

Smith ilk kitabın ikinci bölümünde ise, insanları bir araya getiren faktörlerin başında acıma, iyilik yapma, cömertlik ve sempati gibi faktörlerden daha önemli olarak, kişisel çıkarların rol oynadığını belirtmiştir. Çevremize baktığımızda da bunu rahatlıkla görebiliriz. Genellikle insanlarla ilişki kurarken, onların insanlık duygularına değil, kişisel çıkarlarına başvururuz.

Smith de insanları bir arada tutan temel bağın anlaşma, sözleşme, değiş-tokuş yapma ve satın alma gibi ilişkiler olduğuna dikkat çekmektedir. İşte işbölümüne yol açan da bu değiş-tokuş eğilimidir. En ilkel bir kabilede bile örneğin başkalarından daha çabuk ve ustalıkla daha iyi ok yapabilenler, oku sığır veya av eti karşılığında değişmişler, sonunda da ava çıktıklarında başkalarının tutabileceğinden çok daha fazla av ve hayvan eti ele geçirmişlerdir.  İşte Smith’in belirttiği gibi insanlar, en yetenekli ve kendi çıkarlarına uygun alanlarda uzmanlaşmış ve ürettiklerini başkalarıyla değiştirmek koşuluyla bütün toplumun mutluluğuna hizmet etmişlerdir. Smith’e göre işbölümünün doğmasına neden olan temel budur.

Bütün bunlardan anlayacağımız, Smith’e göre, uzmanlaşma insanlardaki doğal yetenekten çok, işbölümünün bir sonucudur ve dolayısıyla bir filozofla bir dilenci arasında yapılarından ve doğalarından gelen bir fark söz konusu değildir. Fakat bunların arasındaki farklılıkları işbölümü ve uzmanlaşma zorunluluğu dolayısıyla eğitim, adet ve gelenekler meydana getirmektedir.

BİRİNCİ KİTAP/BÖLÜM 3: İŞ BÖLÜMÜNÜN PAZAR GENİŞLİĞİNE GÖRE SINIRLANIŞI HAKKINDA

Smith, ilk kitabının üçüncü bölümünde ise biraz önce de söz ettiğim açıklamalara bağlı olarak, işbölümü ve uzmanlaşmanın ancak pazarın genişliği ile orantılı olacağını daha detaylı bir şekilde belirtmiştir. Eğer pazar darsa, doğal olarak çok az kimse, belirli bir mal üretimi konusunda uzmanlaşma ihtiyacı duyacaktır. Çünkü pazar dar olduğundan ürettiği malı başkasına satma olanağı bulamayacaktır.

İşte Smith, bu anlattıklarına bağlı olarak İngiltere’nin yolları, deniz yolları ve kanalların pazarı nasıl genişlettiğinden söz etmiş ve eski Çin, Hint, Mezopotamya uygarlıklarını örnek vererek uygarlıkların gelişmesinde denizlerin ve büyük nehirlerin ulaştırma konusunda büyük rolleri bulunduğunu ileri sürmüştür 

Kısaca Smith, emeğin verimini artıran nedeni aramış ve bunu işbölümünde bulmuştur. Aslında işbölümünün sonuçları antikçağdan beri ele alınmış; Platon, Xenephon gibi birçok düşünür işbölümü konusuna değinmişlerdir. Fakat hiçbiri Smith kadar bu toplumsal olayı açık hale getirememişlerdir. Fakat Smith’in bu artılarının yanında yanıldığı bir nokta da vardır. Onun aldandığı noktalardan biri, işbölümünü mübadelenin bir sonucu olarak göstermiş olmasıdır. Oysa bu tam tersinedir. Yani mübadele işbölümünün sebebi değil, işbölümü mübadelenin sebebidir. Çünkü mübadeleye gerek duyulması için eşyanın başka başka ellerde olması, yani ilkel de olsa bir işbölümünün olması gerekir.

Smith, iş bölümünün yararları yanında zararlarını da görmüştür. Ona göre, iş bölümü daima insanları aynı işi yapmaya zorladığından bıkkınlığı artırır, insanın zeka ve yeteneklerini köreltir, bilinmesi gerekli birçok konularda bilgisiz bırakır, insanı toplumun genel çıkarlarını kavrayamaz duruma sokar, çoğunlukla vücudun yalnızca bir kısmı işletileceği için vücudu zayıf düşürür. Smith, iş bölümünün bu zararlarını hükümetlerin, eğitim ve öğretim yoluyla önlemelerini istemiştir.

Özetle işbölümü, Smith’e göre değişmenin yani mübadelenin kaçınılmaz bir sonucudur. İş bölümüne yol açan mübadele yani değiş-tokuş etme gücü olduğuna göre, işbölümünün alanı her zaman için değişimin gerçekleşeceği alanın genişliği ile sınırlanacaktır. Yani üretilen malların değiş-tokuş edildiği pazar önemlidir. Bunun sonucunda anladığımız, iş bölümünün gelişmesi için doğal olarak, mübadelenin yaygınlaşması yani piyasanın gelişmesi gerekir. Toplumun ihtiyaçlarının belirlendiği pazar çerçevesinde bunların biçimlenmesi de gerçekleşmektedir. İhtiyaçları belirleyen ve biçimlendiren, pazarın kurallarını koyan taraf Batı olduğunda açıklamalar anlam kazanmaktadır.

SMİTH’DE “DEĞER” PROBLEMİ

Biraz önce de bahsettiğimiz gibi bir toplumda zamanla iş-bölümü gelişti mi, biz ihtiyaçlarımızı karşılamak için sürekli mübadeleye, başka bir anlamda değiş-tokuşa girişiriz. İşte bu girişim bizi bir tüccardan farksız kılar ve dolayısıyla toplum da ticari bir karakter kazanır.

Aslında her değiş tokuş, bir değer denkliği düşüncesine dayanır. Bunu açık belirtmek gerekirse, örneğin biz alışveriş yaparken, aldığımız şeyin denginde para verdiğimizi düşünürüz. Bundan dolayı Smith, mübadele konusunu ele alınca değer kavramını incelemek zorunda kalmıştır. 

Smith, Sanayi Devrimi sancıları içindeki İngiltere’de günlük hayattan birtakım bilgiler almış, ona göre düşünmüştür. Örneğin günlük hayatında Smith pazarlara, piyasalara gitmiş, alışveriş yaparken oradaki mekanizmaları, fiyatları, günlük fiyat dalgalanmalarını izlemiştir. İşte Smith bu incelemelerinin sonucunda, kullanım ve değişim değeri olmak üzere iki değerden söz etmiştir. Smith, bu ayrımı yaptıktan sonra kullanım değeri üzerinde fazla durmamış, hatta, bunun değişim değeri için bile gerekli olmadığını belirtmiştir. Smith, bu konuda elmas ve su örneğini vermiştir. Elmasın fiyatı çok pahalıdır, değişim değeri (aynı zamanda Smith buna gerçek fiyat demiştir) çok yüksektir. Fakat buna rağmen elmasın kullanım değeri yoktur. Suda ise bu durum tam tersinedir. Su çok yüksek bir kullanım değerine sahiptir, çünkü susuz yaşamamız mümkün değildir. Fakat suyun da elmasın tersine değişim değeri çok düşüktür. İşte Smith, bu değişim ve kullanım değeri ayrımını yaptıktan sonra şu üç problemi incelemiştir:

1- Değişim değerinin ölçüsü nedir?

2- Değişim değerinin içinde hangi unsurlar vardır?

3- Bir malın değerini bazen değişim değerinin üstüne çıkaran, bazen de değişim değerinin altına düşüren sebepler nelerdir?    

İlk sorunun cevabı olarak ve biraz önceki elmas-su örneğinden de anlayabileceğimiz gibi,  kullanım değerinin ölçüsü para, değişim değerinin ölçüsü ise emektir. Başka bir deyişle, o malın gerçek fiyatı yani değişim değeri, o malı üretirken harcanan emekle ölçülür. Biz bir malı başka bir malla yada malı para ile değiştirdiğimiz zaman bunların değerlerini denk sayarız. Aslında bizim denk diye düşündüğümüz şey, o malı üretmek için harcanan emeklerin denkliğidir. Böylece, iki malın yapımına harcanan emek miktarlarını birbirleriyle değiş-tokuş etmiş oluruz.  Fakat burada karşımıza bir sorun çıkmaktadır.

Bu sorun, emeğin her zaman ve her yerde miktar ve kalite bakımından aynı şeyi oluşturmamasıdır. Çünkü emeğin güçlük derecesi, insandan insana, sanattan sanata değişir. Bu bakımdan değerin ölçüsünün emek olduğu teorisine çeşitli zamanlarda farklı itirazlar olmuştur. Smith, kendi değer teorisine karşı bu tür itirazların olacağını tahmin etmiştir. Ama o,  bütün bu itirazlara rağmen eşyanın gerçek değeri için bir ölçüt arıyor, kriter olabilecek bir emek miktarı bulmak istiyordu. Fakat Smith, kriter olarak almak istediği emek miktarını açık bir biçimde gösterememiştir. Daha sonraları Ricardo, Smith’in emek-değer teorisine açıklık kazandırmıştır.

Smith, gerçek fiyat dediği değişim değerinin içine hangi unsurların girdiğini araştırmıştır. Toplumların ilkel durumunda, emekle elde edilen şey, o emeği harcayan insana aitti. Daha açık söylersek, o zamanlarda bir ürünün fiyatı, o ürün için harcanan emeğe tam eşitti. Fakat bir zaman sonra insanlar servet biriktirmeye başladılar ve bu servetlerini başka şeylerin üretimi için kapital olarak kullandılar. O zaman bu kapital sahipleri başka insanlara iş verip çalıştırmaya, onların emeklerinden yararlanmaya  başlamışlardır.

İşte bu durumda, kapital sahibinin sağladığı ilkel madde üzerine başka insanların el emeği ilave edilmiş oldu. Böylece değer arttı ve artmış olan değer iki kısma ayrıldı. Değerin bir kısmını ücret adı altında işçi aldı, diğer kısmı ise kapital sahibine kar olarak kaldı. Bu kar, girişimci kapitalistin onun işi yönetmesine karşılık olan bir ücret değildi. Bu kar, kapitalini bir risk altına koymasının karşılığıydı. Kısaca toparlarsak, az çok gelişmiş bir toplumda bir mal, mal için harcanan emeğe denk bir emekle değiş-tokuş edilemez.

Buna ilkel maddenin satın alınması, işçiye ücret verilmesi..vs. için kullanılan kapitalin karşılığı olan “kar”ı da katmak gerekir. Smith’in bu sözlerinden biz, kapitalist-girişimcinin emeğin oluşturduğu değer üzerine yeni bir kattığını ve sonra da bunu kar olarak kendine ayırdığını anlarız. Aslında kapitalist girişimci emeğin oluşturduğu değerden bir kısmını kendi için ayırmaktadır.

Bunların dışında, insanlar belli bir toprak parçasının özel mülkiyetine sahip olunca, onlar sahip oldukları toprağı ekip biçemedikleri zaman bile, bu toprak parçasının ürününden bir kısmını mülk sahibi olmak gerekçesiyle istemişlerdir. İşte toprak sahibine verilen bu kısma “rant” denmiştir. Bütün bunların sonucunda, şimdiye kadarki anlattıklarımdan da anlaşılabileceği gibi Smith’in değişim değeri yani gerçek fiyat dediği değer içinde 3 unsur bulunmaktadır:

1) Ücret    2) Kar  3) Rant

Bütün bunların ışığında, mübadelenin yani değişimin kolay uygulanabilmesi, paranın varlığını gerekli kılmıştır. Çünkü trampa edilen yani değiştirilen mallar, yalnız cinsleri bakımından değil, miktarları bakımından da birbirlerini karşılamaları gerekmektedir. Mübadelede, fiziki malların birbiriyle değişimi büyük zorluklar yaratmıştır. Bu nedenle, toplumda en çok istenen ve daha kolaylıkla satılıp, elden çıkarılabilecek, değer ölçüsü sayılacak bir üçüncü mala gerek duyulmuştur.

Bu da paradır. Smith, paranın ortaya çıkışından sonra, bütün uygar ülkelerde paranın kullanımının bazı kurallara bağlandığını, işte bu kuralların sonucunda da eşyanın kullanım ve değişim değerinin ortaya çıktığını belirtmiştir. Bundan sonra da, biraz öncede belirttiğim gibi, kullanım değerini bir kenara bırakarak, değişim değerini oluşturan nedenleri ve değişim değerinde meydana gelen değişimlerin sebeplerini araştırmaya başlamıştır. Değişim değerinin ne ile ölçülebileceğini, ne gibi unsurlardan meydana geldiğini, değişim değerindeki değişmelerin nasıl doğal bir oran etrafında oynadığını açıklamak üzere analizler yapmıştır.

Fakat bu analizlerinin yeterliliği konusunda kendisinin de şüphesi vardır ve bunu açıkça şöyle belirtmiştir: “Konuyu okuyucuya, yapabildiğim kadarıyla tam olarak açıklamaya çalışmama rağmen, bazı noktalarda hala karanlıklar bulunabilir... Bununla birlikte, niteliği bakımından son derece soyut olan bir konuda, hala bulanık kalmakta devam eden bazı noktalar bulunabilir.” Adam Smith, bu sözleriyle kendinden sonraki ekonomistlere miras kalacak olan bu büyük problemin karmaşıklığını fark etmiştir.

Daha sonraları, “Değer probleminin paradoksu” diye, birçok düşünürün içinden çıkamadığı bu sorun, çözüme kavuşmak için yüzyıllık bir çabayı gerektirmiştir 

Smith’e göre emek, değerin ölçüsü olduğuna göre, çözülmesi gereken bir başka sorun da emek ölçüsünü sabit, homojen bir birim haline dönüştürmektir. Çünkü emek türleri birbirinden çok farklıdır. Bu değişken ölçüyle, diğer malların değerlerini ölçmek zordur. Bu yüzden, Smith’e göre yapılacak şey emek türleri arasındaki bu farkın yarattığı güçlüğü çözmektir. Çünkü örneğin zor olan bir saatlik işte, kolay olan iki saatlik bir işten daha fazla emek vardır veya bir meslek dalında belirli bir süre çalışılarak yapılan bir işle, hiçbir ön-eğitim gerektirmeyen kaba bir iş için harcanan zaman ve emek eşit değildir. Değer ölçüsü birimi aldığı emek kavramındaki bu güçlük Smith’i rahatsız etmiş ve bu sorunu da tam anlamıyla çözüme bağlayamamıştır. 

Bütün bunların dışında, Smith günlük hayatımızdaki mübadelelerde değerli madenlerin oynadığı rolü araştırmış, eşya fiyatlarının altın ve gümüşe göre ifade edilmesinin, emeğe dayanan değer probleminde bir değişikliğe sebep olmadığını söylemiştir. Çünkü ona göre, bir kilo ekmeğin, para birimiyle ifade edilmesiyle, emekle ifade edilmesi arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü kıymetli madenlerin değeri de, diğer mallarda olduğu gibi, onların üretimlerine harcanan emekle ölçülür. Amerika’nın keşfinden sonra, bu kıtadaki madenlerin daha kolay ele geçirilip Avrupa kıtasına gelmesinden sonra, bu değerli madenlerin değeri düşmüştür. Böylece bu değerli madenler karşılığında elde edilen diğer malların fiyatları da, bu madenlere oranla artmıştır. Yani bir enflasyon görülmüştür.

Son olarak kısaca özetlersek, Smith  kullanma ve değişim değeri olmak üzere iki değerden söz etmiş, bunların ikisi arasındaki ayrımı yaptıktan sonra kullanma değeri üzerinde fazla durmamış, değişim değeriyle ilgilenmiştir. Smith’e göre mallar, üretimlerine giren emek miktarlarına oranla mübadele edilir. Yani değişim değerinin temeli emektir. Smith değer ve emek arasındaki bu ilişkiyi kurarken, toplumda henüz özel mülkiyetin kurulmadığı ve sermaye birikiminin meydana gelmediği ilkel durumu hayal etmiştir.

Özel mülkiyet kurulduktan ve sermaye birikimi meydana geldikten sonra, emek, değerin tek unsuru olmaktan çıkar. Bütün malların değeri; rant, ücret ve kara ayrılır ve değişim değerinin kaynağını bunlar oluştururlar. Rant, ücret ve kar da, daha sonrada ele alacağımız gibi, fiyatı oluşturan unsurlar olarak malların çok büyük bir kısmının fiyatlarında yer alırlar.

GELİRLER TEORİSİ

“Değer Problemi”nden sonra Adam Smith’in tam rekabet, sermaye, para, ücret, reel fiyat ve piyasa fiyatı ve rant hakkında görüşleri kısaca şöyle özetlebilir:

1-Tam Rekabet: İktisat ilminin öncüsü ve kurucusu sayılan Smith, Fizyokratlar gibi iktisadi olayları açıklayan doğal kanunları araştırmıştır. Smith daha çok bireycidir. Ekonomi bireyci olmalı yani kişi çıkarına dayanmalıdır. Çünkü bireycilik insanın tabiatında vardır. Kişisel çıkarlar, iktisadi hayatın itici gücüdür. Kişi en az zahmetle maksimum tatmini aramaya çalışmaktadır. Bu amaçla Smith, arz ve talep eşitliğini otomatik olarak gerçekleştiren fiyat mekanizması veya tam rekabet üzerinde durur. Fizyokratların “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesini benimsemesi de tam rekabet anlayışına dayanır.

Buna karşılık, üretim azalırsa fiyat yükselir. Fiyatların yükselmesi arzın talebe eşit olmasını sağlayacak derecede firmaları daha fazla üretime yöneltecek ve böylece fiyatlar tekrar ilk denge noktasına inecektir. Demek ki, tam rekabette fiyatlar, piyasanın bir denge unsuru veya denge aracı olmaktadır.

Tam rekabette kişiler ve firmalar kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederken, toplumun çıkarlarına da hizmet etmiş olurlar. Firmaların çıkarları ile toplumun çıkarları bir ahenk içindedir. Tam rekabette kişiler yeteneklerini daha iyi kullanırlar.

Fizyokratlar, kişisel çıkarlarla genel çıkarlar arasındaki ahengin ilahi bir kuvvetle sağlanacağını iddia etmişlerdir. Bu da “görünmeyen el”dir. Görünmeyen el ekonomik hayatı düzenler. Görünmeyen el, kişisel çıkardır. Kişisel çıkarların rekabeti sayesinde ekonomik hayat kendiliğinden yürür ve dengeye varır.

Aslında Smith de, Fizyokratlar gibi doğal kanunların varlığını kabul etmekte ve iktisat ilminin konusunun, bu kanunları keşfetmek olduğunu söylemektedir. Ancak, Smith’e göre tabii kanun anlayışı kişisel çıkarlara dayanıyor. Quesnay’nin dikkate almadığı kişisel çıkar fikrini, Smith liberal okula aşılamıştır. Bu sebeple Smith’in doktrini çıkarcı ve gerçekçi idi.

2-Sermaye:  Sermaye emeğin verimini artıran herşeydir. Sermaye emeği daha verimli hale getirir, emeğin verimini artırır. Toprağın ekilmesini sağlayan emek ve sermayedir. Smith’e göre, sermayeye konacak fazla bir vergi hem ülkenin hem de hükümdarın gelirini azaltır.

Sermaye, tasarrufa, tasarruf da gelire bağlıdır. Yani gelir arttıkça tasarruf da artar. Tasarruf, kişisel çıkarların bir sonucudur ve tasarrufla oluşan sermaye birikiminin temel faktörüdür. Ancak, net gelire varmak için sabit ve değişir sermayenin bakımı amacıyla yapılan harcamalar çıkarılır. Çünkü sermayenin korunması ve yenilenmesi gerekir. Bugün amortisman dediğimiz yöntem budur.

Smith’e göre tasarruf bir bakımada “geciktirilmiş bir tüketimdir” ve geciktirilmiş tüketime eşittir. 

Smith sermayeyi ilk defa ikiye ayırır: Sabit sermaye ve değişir sermaye.

a) Sabit Sermaye: Binalar, makineler ve aletlerdir. Bu sermaye elden ele dolaşmadan (mülkiyet değiştirmeden) sahibine kar sağlar.

b)Değişir sermaye ise; sahibine elden ele geçmek suretiyle kar getiren maddelerdir. Hammadde, satılacak mallar, nakit para buna örnektir. Nasıl ki para, herhangi bir mal ile mübadele edilmediği zaman bir fayda sağlamaz, mallar da el değiştirmedikçe bir kar getirmeyecektir.

Bütün bu çözümlemeler bugün içinde geçerlidir. Şu halde birikmiş fonlarda üçe ayrılır:

1) Tüketime ayrılan fonlar ( ev, eşya, vs.) Bunlar gelir ve kar getirmez.

2) El değiştirmeden bir gelir ve kar getiren fonlar (sabit sermaye, bina)

3) El değiştirerek (sahibini değiştirerek) bir gelir ve kar bırakan fonlar ki bunlarda değişir sermayedir.

Ve son olarak belirtmek isterim Smith bu sermayelerden en çok sabit sermayenin verimini arttırıcı etkilerini belirtir.

3-Ücret: Smith’e göre tam rekabette herşey fiyat bağlıdır. Üretim miktarı, maliyetler fiyatla ilgilidir. Faktörlerin dağılımı fiyatlara dayanır. Ücrette bir fiyattır, emeğin fiyatıdır. Ücretler iş verenle işçi arasındaki sözleşmelerle belirlenir. Ancak bu sözleşmelerde iş verenlerin daha güçlü olduğuna dikkat çeker. İşverenler ücretleri düşürmek, işçiler yükseltmek isterler. İşverenler birleşir, işçiler birleşemez. Henüz kanunlar da çıkmamıştır. Smith’e göre ücretler, işçinin ve ailesinin geçimini sağlayacak düzeydedir. Bu, minimum (asgari) geçim düzeyidir. Buna reel ücret denir. Yani reel ücret mal ve hazmetle ifade edilen ücrettir. Nominal ücret ise para ile ifade edilen ücrettir. Yüksek ücretler işçi sayısını artırır, düşük ücretler azaltır. Bu bakımdan, ücretler asgari geçim düzeyinde oluşur.

Emek talebi artarsa, hiç değilse kısa dönemde emek nadir olduğu için ücretler yükselir. Ancak emek talebinin artması, ücretleri ödemek için ayrılan ücretler fonunun çoğalmasına bağlıdır. Daha fazla emek talep etmek milli serveti artırmak demektir. Servet artınca da emeğin ücreti yükselmektedir. Yani yüksek ücretler, ülkenin zenginleşmekte olduğunu açıklayan bir gösterge sayılabilir. Ancak ücretler yükselince kar azalır, karlar azalınca da yatırımlar kısıtlanır ve ekonomi durgunluğa girer. 

Smith’e göre, ücret artışları bir yandan doğumların ve nüfusun çoğalmasına sebep olurken, bir yandan da karları azaltacaktır. Sonra ücretlerin yükselmesi fiyatları artırır. Fiyatlar artınca satışlar, hem ülke içinde, hem de ülke dışında sınırlanır..

4-Para: Smith’e göre para basit bir mübadele aracıdır ve mübadelelerde kullanılır. Ülkelerde mal miktarı çoğaldığı zaman onları tedavül ettirecek daha fazla para miktarına ihtiyaç olacaktır. Ancak, para miktarı mal miktarından daha çok artarsa fiyatlar yükselir. Önemli olan mal miktarıdır. Bu bakımdan Smith “Para malın arkasından koşar.” demiştir. Yani ülkenin zenginliği ve refahı, Merkantilistlerin açıkladığı gibi, para miktarı ile değil, mal miktarı ile ölçülür. Altın ve gümüş miktarının artırılması da zenginlik kaynağı olmaz. Gerçi para malların mübadelesinde bir araçtır ama aslında mübadele edilen malların hizmetleridir. Başka bir anlamda emek ürünü (mal) kendine eşit diğer emek ürünü (mal) ile mübadele edilmektedir.

Öte yandan, Smith’e göre, daha öncede belirttiğimiz gibi,  malların değerini belirleyen de para miktarlarından çok, emek miktarıdır. Güç elde edilen ve fazla harcanan mallar pahalı, az emekle ve kolayca yaratılan mallar ise ucuzdur. Bu bakımdan, emek, kendi özel değerini asla kaybetmez ve bu bütün malların değerini karşılaştırmada önemli rol oynar.

5- Reel Fiyat ve Piyasa Fiyatı: Richard Contillan’dan yararlanan Smith’e göre malların bir “reel fiyatı”(tabii fiyat), bir de “nominal fiyatı”(piyasa fiyatı) vardır. Reel fiyat bir malın elde edilmesinde yapılan masraflardır, yani emeğin ücreti, toprağın rantı ve sermayenin karı (faizi) toplamına eşittir. Böyle olunca da üretilen mal onun maliyetine satılacaktır. 

Piyada fiyatı ise, piyasaya gelen malın fiyatıdır ve reel fiyata eşit, reel fiyatın üstünde veya altında olabilir. Piyasa fiyatı, malın miktarı ile (arz) talebine göre oluşur.

Smith, arz ve talep mekanizmasının tarım ve sanayi kesimlerinde farklı etkiler yaptığını  ileri sürmüştür. Tarım kesiminde ürün miktarları çok defa yıldan yıla değişir, yani iklimin tarımsal ürünler etkileri büyüktür. Bu bakımdan ürün fiyatları geniş ölçüde dalgalanmaktadır. Sanayi kesiminde ise sanayi malları arz ve talebi pek büyük değişmeler göstermez.

6-Rant: A.Smith beş türlü ranttan söz etmektedir.

a)    Fizyokratların “net hasıla” dedikleri fazlalık

b)    Toprağın üretime konulması için toprak sahibine verilen bir , daha geniş anlamda rant, toprağın verimli niteliklerinden faydalanmak için toprak sahiplerine ödenen fiyattır.

c)     Toprak sahiplerinin monopolcü durumlarından dolayı emeğin ve sermayenin yarattığı değerden alınan bir fazlalık. Bu rant anlayışları, toprağın özel mülkiyetine dayanmaktadır.

A.Smith’ e göre monopolcü durumda elde edilen rant fiyatların artması sonunda elde edilen bir fazlalıktır. Eğer fiyatlar yüksek olursa rant da yüksek, fiyatlar düşük ise rant da az gerçekleşir. Nüfus artınca da kaliteli topraklarda maliyetler yükselir ve rant çoğalır.

d)    Oturma merkezlerine yakınlık ve uzaklık durumları da rant yaratır. Yakın yerler uzak yerlere nazaran daha fazla rant getirir.

e)    Nadirlik rantı. Nadirlik rantı, bir malın maliyet fiyatından daha yüksek bir fiyata satılmasıdır. Maliyet fiyatı ile satış fiyatı arasındaki müspet bir kazanç sağlamaktır. Bir yerde emek talebi çok, arz az ise ücretler yükselir. Böylece normal ücretin üstünde bir fazlalık (nadirlik rantı) elde edilmiş olur. Ama uzun dönemde yüksek ücretin uygulandığı yere akan işgücü ücretleri tekrar eski düzeyine düşürecek ve nadirlik rantı ortadan kalkacaktır.                     

LİBERAL DÜŞÜNCENİN BAŞLICA ÖZELLİKLERİ

1- Klasik düşünce hem statik, hem dinamiktir. Değer ve fiyat tahlilleri (analiz) statiktir. Çünkü, klasikler bu tahlillerde “zaman” faktörünü pek dikkate almamışlardır. Buna karşılık, Smith’in gelişme anlayışı, Malthus’un nüfus teorisi, Ricardo’nun rant teorisi ve azalan verim kanunu ile klasik düşünce dinamik bir çehre kazanır.

Zamanımızda bile klasiklerin üç teorisi modern büyüme teorilerinin temelini oluşturmaktadır.

-sermaye birikimi

-nüfus artışı

-teknik gelişmeler

2- “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” formülü, ekonomik hayatın temeli olmuştur.

3- Klasiklerin dinamik ekonomi anlayışı, günümüzdekinden biraz farklıdır. Klasiklerin dinamik görüşü büyümeyi sınırlayan bir niteliktedir. Çünkü karlar azaldığından yatırımlar yavaşlamakta, ekonomi durgunluğa girmektedir.

4- Klasik dinamik görüşler, yapılar dışıdır. Daha doğrusu klasik iktisatçılar, yapılar ve rejimler değil, veriler ve mekanizmalar yani fiyatlar üzerinde durmuşlardır. Çünkü yapılar ve rejimler ülkeden ülkeye değişir. Oysa klasiklerin done ve verileri piyasalarda oluşur ve bütün ülkeler için geçerlidir.

5- Klasik iktisatçıların metodu hem mikro ekonomik, hemde makro ekonomiktir. Mikro ekonomiktir çünkü piyasa ve fiyat analizleri yapılmıştır. Makro ekonomiktir çünkü sosyal sınıflar araso gelirin dağılışı incelenmiş, nüfus artışı üzerinde durulmuştur.

6- Klasik iktisatçıların davranışı, kişisel çıkara ve rasyonel harekete dayanır. Kişisel çıkarlar (egoizm) toplumun çıkarı doğrultusundadır, topluma hizmet yönündedir. Kişisel çıkarla toplum çıkarı ahenk halindedir.

SONUÇ

Konunun başında da belirttiğimiz gibi Batı, yeni çağda elde edilen olanakları değerlendirememiş, toplumu ifade eden düzen ortaya çıkan sorunlara yanıt getirememiş, bununla birlikte Batı sistemde çözüm arayışlarına yönelmiştir. Yani Batı’nın toplumlararası ilişkilerde konumu değişmemiştir. Zenginlikleri üreten taraf Batı değildir. Ama Batı yeni ilişkileri oluşturmak ve sürdürmek zorundadır. Bu çelişkiyi liberalizmde Adam Smith’de gözleyebilmek mümkündür. Liberalizm Batı’nın belli bir belli bir dönemde sorunlar önünde tutum alışıdır. Bu tutum alış, Batı’nın sorunlarına çözüm getirince Batı liberalizmi benimsemiş, sahip çıkmıştır. Bu çerçevede biz de liberalizmi Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği”nde ortaya çıkan kavramlar çerçevesinde tanırız.

Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği”ni yayımladığı 1776’larda İngiltere, ticari sermaye çağından sanayi kapitalizmine geçiş halindeydi ve daha önce de bahsettiğimiz gibi Sanayi Devrimi diye bilenen olayın ilk kıvılcımları görülüyordu. Sanayi Devrimi yalnız İngiltere’yi değil, dünyanın bütün sanayi ülkelerini, modern çağların hızla büyüyen ekonomileri haline dönüştürecekti. Şimdilik bu dönüşüm, ileride gerçekleşecek bir değişimdi.

Ama şimdiden açık bir şekilde ortaya çıkan birçok değişiklik vardı. Ticaret gerek yurtiçinde, gerekse uluslararası açından hızla genişlemekteydi. Tarım ve sanayide de yeni gelişmeler gerçekleşmekteydi, nüfus artmaya başlamıştı, bankacılık ve kredi sistemleri gelişme süreci içine girmekteydi. Yani İngiltere hızla bir “piyasa ekonomisi” haline geliyordu. Gerek mallar, gerekse üretim faktörleri düzgün bir şekilde piyasaya sunuluyordu ve üretimi yönlendiren motif, özel kardı.

Bütün bu gelişmeler cevaplandırılması gereken soruları da beraberinde getiriyordu. Devlet bu gelişmeleri serbest mi bırakmalıydı yoksa toplumsal refah amacıyla bu gelişmeleri sınırlandırmalı ve denetlemeli miydi? Adam Smith serbest piyasa ekonomisinden yana oldu ve piyasa ekonomisini bütün ayrıntılarıyla açıkladı. Smith’in liberalizm anlayışı, ya da “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ideolojisi, çağının felsefi düşüncesine ve İngiltere’nin koşullarına uygundu. Fakat buradan onun, sadece bireylerin şahsi menfaatlerinin toplumun refahını sağlayacağını varsaydığı sonucuna varamayız.

Zaten daha öncede belirttiğimiz gibi tüccarlara ve iş adamlarına pek güven de duymamıştı. Bu güvensizliği şu sözlerinden rahatlıkla anlaşılabilir: “Aynı ticaretle meşgul olanlar, eğlence ve vakit geçirmek için bile pek az bir araya gelirler ve toplandıkları zamanda konuşma çok kez halkın menfaatini zedeleyecek planlar, ya da fiyatları yükseltmek için anlaşmalar yapmakla sonuçlanır. 

Smith, Merkantlilistlerin tersine, kıymetli madenleri ulusların zenginliğinin bir nedeni olarak görmemiş; aynı zamanda Fizyokratlar gibi endüstri ve ticaret için gerekli maddeleri yalnız tarımın sağladığını iddia etmemişti.  O, iktisadi büyümede nüfus artışının, piyasa genişlemesi ve işbölümünün artmasının ve sermaye birikiminin oynadığı rolü büyük bir açıklıkla göstermiştir. Smith’in 1766’da işbölümünden anladığı ise bugün bizim anladığımızın aynısıydı. Smith, işbölümüyle  uzmanlaşmayı, yani bir işçiyi uzman kesilinceye kadar bir işte çalıştırmayı ifade etmek istiyordu. Bunu, işbölümünü anlatırken bahsettiğim toplu iğne yapım atölyesi örneğiyle gayet açık bir şekilde anlatmıştı.

Smith’e göre işbölümü; daha fazla ustalık, zamanda tutumluluk, genel etkililik vb. yüzünden emeğin verimini artırıyordu. İşbölümünün serbest ticaret ile ilişkisi de şuydu: Smith’e göre işbölümünü doğuran şey mübadele yani değişim olduğuna göre, işbölümünün yaygınlığı da pazarın genişliğiyle sınırlanmış olacaktı. Yani işbölümü sonucunda üretkenlik artıyorsa, işbölümü de pazarın genişliğiyle sınırlıysa, o zaman pazar ne kadar genişlerse işbölümü de o kadar büyüyor ve üretkenlik de o kadar artıyordu. Bunun sonucunda da ulusların serveti de bir o kadar büyüyordu. Serbest ticaret pazarları genişlettiğine göre, işbölümü de istediğiniz kadar gelişiyor, dolayısıyla üretkenlik de istediğiniz kadar artıyordu. İşte bu yüzden Smith’e göre serbest ticaret iyiydi. Smith’in bu açıklamalarını biz 3 maddede toparlayabiliriz:

1- İşbölümü sonucunda üretkenlik artar.

2- İşbölümü pazarın genişliğine göre büyür ya da daralır.

3- Serbest ticaret pazarı alabildiğine genişletir, onun için serbest ticaret üretkenliği artırır 

Smith, daha sonra ilişkilerde temel olan değer kavramını incelemiş, değeri kullanım ve değişim değeri olmak üzere ikiye ayırmış ve daha çok değişim değerine önem vermiş, onun üzerinde durmuştur.

Değişim değerine önem vermesinin sebebi, zenginliğin Batı’nın kurduğu ve denetlediği ilişkilere kazandırılması gereğinin bir sonucudur. Smith’in değişim değerine önem vermesinin bir diğer nedeni de Batı’nın başarısının asıl sebebinin üretici olmasından çok, üretilenlerin değişim ağını kurmuş olmasıdır. Ayrıca zenginlik üretiminin yenilenmemesi ve bu akışın kendiliğinden sağlanmayışı, ilişkileri başlatma ve sürdürme sorumluluğunu Batı’ya yüklemiş, bununla birlikte emeğe verilen değer ön plana çıkmıştır. Smith’de de bunu görmek mümkündür.

İşte genel hatlarıyla bahsettiğimiz Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği”, halkın zihnini kavrayan ve bütün ülkelere kısa zamanda yayılan kitaplardandı. Daha önceki kitaplar bir devletin güçlü olmak için şu ya da bu politikayı izlemesi gerektiğini anlatırken Adam Smith daha çok zenginliğin üretim ve bölüşümünü etkileyen nedenleri incelemekle ilgileniyordu. İşte bütün bu nedenlerden dolayı Adam Smith, yüzyıl boyunca ekonomi biliminin babası unvanını taşımış, “Ulusların Zenginliği” ekonomi biliminin gerçekten o güne kadar yayımlanmış ilk ansiklopedik kitabını oluşturmuş ve yüzyıllar boyunca gerek ekonomistler gerekse ekonomiyle ilgilenenler açısından bir kutsal kitap sayılmıştır.

 KAYNAKÇA

Arslan, Mahmut: Tarih ve Ekonomi Biliminde Adam Smith’in Yeri ve Anlamı

Arslan, Mahmut: Ekonomik Sosyoloji Dersi-Ders Notları

Büyük Larousse: Cilt:20-Adam Smith

Denis, Henri: Ekonomik Doktrinler Tarihi-Cilt 1

Huberman,Leo: Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla

İlhan, Uludağ: İktisada Giriş (Mikro Analiz)

Okan, Oya: Liberalizmi Ortaya Çıkaran Koşullar

Öcalan, Burhan: İktisadi Doktrinler Tarihi

Smith, Adam: Ulusların Zenginliği

Okunma Sayısı: 12654

Gizle
  • Öğretmen Adayları Haberleri
  • KPSS A Haberleri
  • Önlisans Haberleri
  • KPSS B Haberleri
  • Lise Haberleri
  • 2013 KPSS Haberleri
  • İŞKUR İlanları
  • Yüksek Lisans ve Akademik İlanlar
  • Sabah Gazetesi İlk Sayfası
  • Habertürk Gazetesi İlk Sayfası
  • Hürriyet Gazetesi İlk Sayfası
  • Zaman Gazetesi İlk Sayfası
  • Milliyet Gazetesi İlk Sayfası
  • Bugün Gazetesi İlk Sayfası
  • Star Gazetesi İlk Sayfası
  • Yenişafak Gazetesi İlk Sayfası
  • Vatan Gazetesi İlk Sayfası
  • Akşam Gazetesi İlk Sayfası
  • Taraf Gazetesi İlk Sayfası
  • Radikal Gazetesi İlk Sayfası
  • Posta Gazetesi İlk Sayfası
  • Türkiye Gazetesi İlk Sayfası
  • Fanatik Gazetesi İlk Sayfası
  • Tüm Gazete İlk Sayfaları

dvd
KR Akademi KPSS DVD Seti